Üniversite birinci sınıf, birinci dönemde aldığım Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi dersinde, değerli Oya Girit hocanın verdiği ödevi yapmak için bayağı uğraşmıştım. İlgi duyabileceklerin, en azından bir fikir edinme adına faydalanabilmeleri için aşağıya yapıştırıyorum...
Şu Çılgın Türkler -Turgut Özakmanın kitabının okunması ve aşağıda yer alan soruların cevaplanması
1- Okunan kitapta ders kitaplarında olmayan yeni bilgiler var mı? Varsa bu bilgiler sizi nasıl etkiledi?
2- Romandaki kişilerden etkilendiniz mi?
3- Kurtuluş Savaşı dönemine ait vurgulanan konular nelerdir?
*** Eğik yazılan yerler kitaptan alıntıdır. (Umut Uygar)
Ders Kitaplarında olmayan yeni bilgiler ve bu bilgilerden nasıl etkilendiğim
“Bazı aydınlar birdenbire Kürt, Çerkez ya da Arap olduklarını anımsarlar.”
Batılıların Osmanlı’yı yok etme çalışmalarının içinde etnik kökenlerin kullanıldığı ve bu kullanılan etnik kökenden gelen bir kısım aydının satın alındığı.
“Damat Ferit, Amiral Calthorpe'a şöyle diyecektir: "Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah'tan sonra İngiltere'dir."
Yönetimdekilerin bu kadar aşağılık olabilecekleri düşüncesi insanı rahatsız ediyor.
“İngiltere Başbakanı Lloyd George, Yunanlıları gözüne kestirir, kanlı ve uzun bir savaşa yol açacak olan düşüncesini açıklar:
"Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı, Yunanistan'dır."
Lloyd George’un bu sözü ders kitaplarında geçmiyor sanırım.
Yazar Refik Halit Karay, Milli Mücadelenin başlamasını alayla karşılar:
"..Bir patırtı, bir gürültü. Beyannameler, telgraflar... Sanki bir şeyler oluyor, bir şeyler olacak... Ayol şuracıkta her işimiz, her kuvvetimiz meydanda. Dört tarafımız açık. Dünya vaziyetimizi biliyor. Hülyanın, blöfün sırası mı? Hangi teşkilat, hangi kuvvet, hangi kahraman? Hülyanın bu derecesine, uydurmasyonun bu şekline ben de dayanamayacağım. Bari kavuklu gibi ben de sorayım:
— Kuzum Mustafa, sen deli misin?"
Ders kitaplarında rastlamadığımız bu bilgi bana bugünlerde basında bir sürü Refik Halit Karay olduğunu hatırlatıyor.
“Mustafa Kemal Paşa işgale misilleme olarak, başta Albay Rawlinson olmak üzere, o sırada Anadolu'da bulunan bütün İngiliz subay ve erlerini tutuklatmış ve Meclis'i Ankara'da toplanmaya çağırmıştır.”
Ne kadar yerinde bir davranış. Ders kitaplarında bu bilginin geçip geçmediğini hatırlayamadım.
Damat Ferit hükümetinin medrese çıkışlı Adliye Nazın Ali Rüştü Efendi, "Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini" ister.
Pes doğrusu diyor insan.
Ethem, iki kardeşi ve bine yakın adamı Ege'yi yakıp yıkan Yunanlılara sığınacak, bundan sonra Yunanlılar için çalışacaklardır.
Ethem şöyle demektedir: "M. Kemal, Yunan ordusunun hızlı bir taarruzuna bir dakika bile dayanamaz!"
Bugünlerde bazı çevreler Ethem’in itibarının iadesi için çalışmalar yapıyorlar.
İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz idare memuru, bir deftere, söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış miktarını yazıyordu.
"Kahveci Ali, 100 kuruş."
"Eskici Yusuf, 50 kuruş."
"Hallaç Asım, 75 kuruş."
"Bakkal Ahmet, 100 kuruş."
"Terlikçi Adem, 200 kuruş."
Sırada, küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp yol vermesi için işaret etti. Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak masanın üzerine bıraktı:
"Hasan, 5 kuruş."
Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına saklayarak gürültü ile burnunu sildi.
İnsanın gözleri dolduran bu bilgi ders kitaplarında yok.
Malta’da sürgünde bulunan ittihatçılardan Ali Cenani ile eski İzmir valisi Rahmi dışında İngilizlere yaltaklanan olmadığı, diğerlerinin haysiyet ve gururlarını hep muhafaza ettiklerini söylüyor kitap. Bu bilinen bir gerçek olduğu halde, şu anda İzmir valiliğinde ve İzmir kent müzesinde Vali Rahmi Bey’in fotoğrafları var. Hatta İzmir’in Buca ilçesinde, “Vali Rahmi Bey mahallesi” adında bir mahalle var. Herhalde ders kitaplarında böyle şeylerden bahsedilmediği için olacak.
Kütahya-Eskişehir savaşının hazırlıkları sürerken Enver Paşa’nın Rusya’da olduğu ders kitaplarında yok. Zamanında, Yavuz ve Midilli isimlerini alan iki alman gemisiyle Rusya’ya saldıran Enver paşanın daha sonra Rusya’da zengin bir binada kalması düşündürücü bir tezat.
Hamdullah Suphi Bey, "Vaktinizi almayacağız." dedi, "..Mazhar Müfit Bey'in başkanı olduğu Öğretmenler Derneği, birkaç gün sonra Ankara'da toplanacak. İki yüzden fazla öğretmen katılıyor. Fakat Fevzi Paşa'yı dinleyince tereddüte düştük. Savaşın yoğunlaşacağı anlaşılan bir sırada böyle geniş bir toplantı size ayak bağı olabilir. Uygun görürseniz erteleyelim."
M. Kemal Paşa, "Hayır, hayır, ertelemeyin." dedi, "..cahillikle, ilkellikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir. Toplantıya katılacağım ve konuşacağım."
O vakit darlığı içinde, yukarıda bahsedilen toplantı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kitaplarını okumak gibi olaylara zaman ayırması Atatürk’ün ilerici yanını açıkça ortaya koyuyor. Bu bize şunu gösteriyor ki; herkesin ümitsizlik içinde olduğu o buhran günlerinde Atatürk zaferden yüzde yüz emindi ve aynı zamanda gelecek için de yatırımlar yapıyordu.
M. Kemal Paşa, Çankaya'daki çalışma odasında, ertesi gün Kongrede yapacağı konuşmayı hazırlıyordu. Manevi çocuğu Abdurrahim de bir koltuğa yan oturmuş, resimli bir dergiye bakıyordu. On bir yaşındaydı. M. Kemal Paşa bu Vanlı, şirin, akıllı Kürt çocuğunu beş yıl önce, doğuda 16. Kolordu Komutanıyken görmüş, kimsesiz olduğunu anlayınca evlat edinmiş, İstanbul'a geldiğinde annesine emanet etmişti. Okul tatil olunca da bu yaz başında Ankara'ya, yanına aldırmıştı.
Bu bilgi ders kitaplarında da geçmeli diye düşünüyorum.
Yarbay Naci, "Haklısınız paşam.." dedi, "..ama geliştirmeye artık asker ve silah sayımız yetmiyor. Silahıyla birlikte kaçanların sayısı, yirmi bini geçmiş durumda."
Bu din adına ordudan kaçan şuursuzların durumu da ders kitaplarına konulmalı bence. Kaçakların gerçek sayısı, ileride yapılacak sayımlarda 30.809 olarak ortaya çıkacaktı. Üstelik bunların 30.122’si silahlarıyla kaçmıştı ve bu ordunun yarısı ediyordu.
Sakarya meydan savaşına hazırlık safhasında attan düşen Atatürk’ün kaburgalarının kırıldığı ve ciğerinin hasar gördüğü bilgisi ders kitaplarında yok.
Cuma namazından çıkan Bouhdiba Efendi hızla evine yollandı.
Koynundan İllustration dergisini çıkarıp sedirin üzerine koydu. Arkadaşının sözünü ettiği bu dergiyi bulmak için çok dolaştığından camiye geç kalmış, hutbenin ancak sonuna yetişebilmişti. Hutbenin sonunda Tunus Beyi, İslam Halifesi ve M, Kemal Paşa için dua edilmişti. Türklerin emperyalizme karşı silaha sarılmalarından beri ilk iki
isme, Fransız sömürgesi Tunus'ta, M. Kemal Paşa'nın ismi de eklenmişti. Tüm Magrip'te halk ozanları M. Kemal için heyecanlı türküler yakıyorlardı.
Dergiyi karıştırıp aradığı sayfayı buldu. M. Kemal Paşa'nın çok güzel bir resmi vardı. Resmi özenle kesti, odanın baş duvarında asılı küçük halıya iğneledi. Sevgiyle baktı.
Ortadoğu'da, Asya'da, Afrika'da emperyalizmin kölesi, tutsağı, ucuz işçisi ve pazarı olan birçok mazlum millet bulunuyordu. Bu zavallı milletler ya içten çökertilerek, ya aldatılarak, ya uyuşturularak, ya işgal edilerek emperyalizmin eline düşmüşlerdi. Sömürülüp durmaktaydılar.
Emperyalizmin ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor ve uyanıyorlardı. Ama hiçbiri bu çok kollu ejderhadan kurtulabilecek kadar azimli ve güçlü değildi. Bu yüzden Türklerin verdiği Kurtuluş Savaşı'nı imrenerek, heyecan ve dikkatle izliyor, Bouhdiba Efendi gibi onlar da bu savaşın serdarı M. Kemal Paşa'ya büyük hayranlık ve saygı duyuyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa, yalnız Tunus'ta değil, kaç zamandır bütün mazlum ülkelerde, kurtuluş özlemini temsil ediyor, 'Asya ırklarının kurtarıcısı! 'İslamın kahramanı! 'Doğunun kahramanı! 'Milliyetçiliğin babası! 'İslam dünyasının en iyi evladı! 'Çağın en büyük adamı' gibi adlarla anılıyordu. Bütün Müslümanların ve sömürgelerin ortak kahramanıydı.
İslam tarihinde yüzyıllardır bu kadar evrensel olmuş hiç kimse yoktu.
Bu mazlum milletler Milli Mücadele'yi başından beri izledikleri için Yunan ordusunun arkasında duran gücün İngiltere olduğunu iyi bilmekte, bu sebeple Anadolu'nun kalbindeki bu savaşın sonunu kaygı ve ümitle beklemekte, serdar M. Kemal Paşa ile ordusunun başarısı için dua etmekteydiler.
Ders kitaplarında, dünyadaki diğer milletlerin bizim ulusal kurtuluş savaşımızdan ve Atatürk’ten ne kadar etkilendikleri daha iyi anlatılmalı.
Kral Atina'ya dönmeden önce, orduya ve halka moral vermek için resmi yalanı sürdüren bir bildiri yayımladı. Orduya seslendiği bildiri şöyle sona eriyordu:
"Bu seferi başarı ile tamamladınız. 'Ankara'ya' diye bağırdığınızı duydum, ancak sizin yeni zahmet ve fedakârlıklara maruz kalmanızı istemedim. Sonuç amacımız için yeterlidir. Düşman elinizdeki toprakları geri almak için yılacağınızı ümit ederek bekliyor. Yurdu için savaşan Yunanlıların yorulmadığını gösteriniz ve süngünüz ilerde ona bağırınız:
Gel de al!"
Küçük bir Anadolu gazetesi bu bildirinin son cümlesine şu cevabı verecekti:
"Bekle, geleceğiz."
Bu bilginin ders kitaplarında olması iyi olurdu.
Mehmet Akif Bey acele etmeden yerini aldı. Öksürerek sesini açtı:
"Ey cemaat!
Bugün dünyada milyonlarca Müslüman var. Ne acıdır ki hiçbirinin istiklali yok. Yalnız biz istiklal sahibiydik. Ama biz de yüzyıllardır, elde ne varsa, yabancılara verip geri çekile çekile yaşıyorduk.
Bunun sebebi dinimiz midir? Hâşâ. İslamiyet hayatı, aklı, mantığı, zamanın icaplarını reddetmez. İslamiyet dini, ölüler dini değildir. Ama batı dünyası ilim ve fende ilerlerken biz Müslümanlar ne yaptık? Her şeyi Allah'a havale ve emanet edip tembellik, cehalet ve bağnazlık içinde donup kaldık. Sonuç ortada: Dilenerek yaşayan hükümetler, harabeler, ekilmemiş tarlalar, yakılmış ormanlar, hastalıklar, hurafeler, üfürükler, yolsuz, okulsuz köyler, pis şehirler. Milletin hayrı için ne düşünsen 'Olmaz!' diye dikilen ilimsiz hocalar. Her yeniliğe, 'Biz dedemizden böyle görmedik' diye karşı çıkan yobazlar.
Milletlerin hayatında duraklamak bile ölmek demek iken, biz tamamen durmuşuz. Geriden de geri bir hale düşmüşüz. Görünen köy kılavuz istemez. Yaşadığımız, ilkel bir hayattır.
İstiklal marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un bu sözleri de ders kitaplarında okutulmaya layık.
Milli Mücadele'ye karşı yayın yapan Adana Postası ve Ferda gazeteleri susmuş, sahip ve yazarları, öteki işbirlikçilerle birlikte Fransızlara karışıp İskenderun'a, Halep'e, Şam'a kaçmışlardı.
Kim bilir, belki de ilerde, bu ve benzeri işbirlikçilerin çocukları, Türkiye'ye dönüp siyaset ve basın dünyasına katılacaklardı.
Bu bilgi de ders kitaplarında mutlaka okutulması gerekenlerden.
İstanbul Darülfünun’u (üniversitesi) edebiyat bölümü öğrencilerinin, işgalci kuvvetler lehine propaganda yapan öğretim görevlilerini protesto etmesi ve başlatılan büyük hareket ders kitaplarında yok. Olması gerekir diye düşünüyorum.
Sakarya zaferinden hemen önce 60 bin kişilik (yarısı da dini gerekçelerle kaçan) ordunun sayısının zaferden sonra, yani büyük Türk taarruzundan önce 200 bine çıktığı bilgisi ders kitaplarında yok.
Atatürk’ün başkomutanlığının uzatılması konusunda mecliste yaşananlar ders kitaplarında yok. Özellikle üçüncü uzatma kararında Atatürk’ün yaptığı konuşma ilgi çekici.
İstanbul yönetiminin pek çok sorunu vardı. Maliyesi iflas halinde, ekonomisi ölü, halkı hayat pahalılığı altında ezikti. Yoksulluk ahlakı ve sağlığı kemirip durmaktaydı. Göçmenler cami avlularında, yangın kalıntılarında, yarı aç yaşıyorlardı. Yoksulluk yüzünden bilinen Müslüman fahişe sayısı 774'e çıkmıştı. Hükümet işgalcilerin şamar oğlanı gibiydi.
İstanbul’un paragrafta anlatılan durumu, anlatıldığı şekli ile ders kitaplarında yok.
Kitapta, etkilendiğim kişiler
Elbette ki ilk etkilendiğim kişi, nedenlerini saymakla anlatamayacağım Atatürk’tü.
Bir sorti daha uçabilmek için can atan ama yağ deposu delinen uçak zamanında hazır olamayacağı için yoksulluğa küfreden Yüzbaşı Fazıl.
Yunan avcı uçağının ateşiyle boynundan vurulan ve yavaş yavaş ölürken, çavuşuna takımı hücuma kaldırmasını emreden Teğmen.
Yakalandıkları takdirde öldürüleceklerini bildikleri halde çalışan gizli Türk telgrafçıları.
Bir İngiliz teğmene selam vermediği için, nazır tarafından bizzat ikaz edilen ve teğmenden özür dilemesi istenen, bunun üzerine rütbelerini çıkarıp nazırın masasına bırakan ve artık onun emirlerini dinlemek zorunda olmadığını söyleyen haysiyetli Türk yüzbaşısı. Bu yüzbaşı ilerleyen sayfalarda, Ankara’ya gönderilmek üzere depodan gizlice çıkarttığı makineli tüfekleri tabutların içine koymuş, kendisi de imam cüppesi giyerek tabutları istediği yere götürürken İngilizlere hem kendini hem de tabutlardaki makineli tüfekleri selamlatmıştı.
Yarbay Nidai ayağa kalktı, katılanları selamladıktan sonra kayıkçılara seslenerek, "Yaz-kış demeden ordu malını karaya taşıdınız.." dedi, "..bugüne kadar bu hizmetinize karşılık bir kuruş bile almadınız. Ama bombardıman sırasında kayıklarınız tahrip oldu. Pek azı kurtuldu. Bunu öğrenen Ankara son taşıma hizmetinizin bedeli olarak biraz para yolladı.."
Bir subaya baktı. Subay içi kâğıt ve madeni para dolu küçük bir torbayı Nidai'ye uzattı.
"..Bugüne kadarki hizmetleriniz için yürekten teşekkür ederek, 1.680 lirayı kâhyanız İlyas Kaptan'a teslim ediyorum."
Torbayı Kaptan'ın önündeki masaya bıraktı. Kayıkçılar bozuldular. İlyas Kaptan hayal kırıklığı içinde ayağa kalktı. Nidai telaşla, "Yaranızı sarmaya yetmeyeceğini biliyorum" diye durumu idare etmeye çalışınca, İlyas Kaptan, "Dur beyim.." diye terslendi, "..yanlış anladın. Bizim itirazımız miktarına değil, parayadır. Para istemeyiz. Yeni kayıklar yapılıyor. Evellallah hizmeti aksatmayız. M. Kemal Paşa'nın ellerinden öperiz. Bizi sevindirmek istiyorsa, şu alçak düşmanı tepelesin."
Bu gizli kahramanların hikâyeleri insanı etkiliyor.
Lokomotif sayısı yetersiz, elimizde çalışan sadece 18 lokomotif var. 23 lokomotif daha lazım ama elde etme şansımız yok tabii. Bozulanların onarımı, yedek parça olmadığı için çok uzun sürüyor. Kömür yok, odun kullanıyoruz. Odun bulmak marifet. Vagonlar eski. Makinistlerin, hareket memurlarının çoğu Rum ya da Ermeni. Bunlar ancak silah zoruyla veya bol para karşılığı çalışıyorlar. Bir gün bu gafilliğin neye mal olabileceğini hiç düşünmeden, demiryollarımızı gözü kapalı yabancılara emanet etmişiz, onlar da tek Türk bile yetiştirmemişler. Bunlar hiç unutulmaması gereken hayati dersler! Şimdi Demiryolları Genel Müdürü Albay Behiç Bey'in açtığı kursta acele Türk makinistler ve görevliler yetiştirilmeye çalışılıyor.
Bugünkü duruma baktığımızda fazla ders çıkarmadığımız kolaylıkla anlaşılıyor.
Yarbay Nâzım'ın gözleri hafifçe aralandı. Eyüp Çavuş sevinç içinde, "Yaşıyor" dedi. Ama Nâzım Bey son anlarını yaşıyordu. Durmayan kan, göğsünü saran sargıya yayılmaktaydı. Fısıltıyla, "Tepeyi tuttular değil mi?" diye sordu. Bir subay, "Evet efendim.." dedi gözleri yaşararak, "..müsterih olun."
"Arkadaşlar iyi mi?"
"Hepsi iyi. Çok iyi."
Başında diz çökmüş olan Eyüp Çavuş'a baktı. Belki okşamak için sağ elini oynatmaya çalıştı, ancak kıpırdatabildi, canının son kırıntısını harcayarak, "Asıl siz dayanın çocuğum" diyebildi. Başı yavaşça sağına yaslandı ve öylece kaldı.
Vatan sevgisinin ne olduğu daha iyi nasıl anlatılabilir ki?
Baş makinist Abdullah Usta ve adamları, uçabileceğini sandıkları dört uçağa can vermek için çalışmaktaydılar. Bunlar da tıpkı imalat-ı harbiyeciler gibi cephe gerisi kahramanlarıydı. Farklı model üç uçağı birleştirerek bir avcı uçağı kurgulamayı bile başarmışlardı. Yedek parça olmadığı için hurda uçaklardan aldıkları parçalan motorlara uydurmaya çalışıyor ya da kullanım süresi çoktan dolmuş parçaları elden geçirip geçirip yeniden kullanıyorlardı.
Kitapta bu gizli kahramanlıklarla ilgili birçok örnek mevcut. Oldukça etkileyici bir işi anlatan yukarıdaki paragraf da bunlardan biri.
Süleyman Sırrı Bey güçlükle, "Sağ olunuz!" diyebildi. Vakit geçirmeden Meclis'e
döndü, Ankaralıların söylediklerini ilgililere duyurdu. Vekili olduğu millete yakışmak için farklı bir şey yapmak gereğini duyuyordu. Başkanlığa bir yazıyla başvurarak, savaş süresince orduda er olarak hizmet etmek istediğini bildirip izin istedi.
Ne kadar onurlu bir davranış.
Bunları konuşurlarken birden odanın kapısı küt diye ardına kadar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ'ın delisi Battal belirdi. Bağırdı:
"Selamünaleyküm!"
Kaymakam öfkelendi:
"Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık dışarı!"
"Kızma beyim, biliyorum, onun için geldim. Duydum ki Kemal'in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir." Yaklaşıp masanın üzerine bir çift ıslak yün çorap koydu. Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı:
"Aha bunlar da çarıklarım. Haydi kolay gelsin!"
Onurlu bir deli, onursuz aydınlardan çok daha güzel işler yapıyor.
Hatice adlı Zonguldaklı bir genç kız, Kastamonu hanımlarının bu cömertliğini duyar duymaz, düğünü için o kadar özenle diktirdiği gelinliğini satıp bedeli olan 30 lirayı Kızılay’a bağışladı.
Vatanı için hayallerini satan bu genç kızın yaptığı çok etkileyici.
Gemisini yarım batırarak, su üstünde kalan kısımların camlarını kıran ve yangın çıkmış süsü veren, düşman ayrıldıktan sonra gemiyi tekrar yüzer duruma getiren Mahmut kaptanın yaptığının, gemilerini karadan yürüten Fatih Sultan Mehmet kadar zeki olduğunu düşünüyorum.
"Reşat Bey'i istemiştim."
Bozkurt zorlukla, "Reşat Bey az önce intihar etti efendim.." dedi, "..size bir açıklama bırakmış. Peki, okuyorum: 'Yarım saat içinde size o mevzii almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam'."
Reşat Bey’den etkilenmemek mümkün değil.
Kurtuluş Savaşı dönemine ait vurgulanan konular
Kitap, birinci dünya savaşının patlak vermesinden Kütahya-Eskişehir savaşı hazırlıklarına kadar olan bölümü özetle anlatır. Kurtuluş savaşının Kütahya-Eskişehir savaşına hazırlık safhalarından başlayarak Türk ordusunun düşmanı vatanından atması ile sonuçlanacak olan Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922 -18 Eylül 1922)’a kadar detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Bu arada vurgulanan konular;
— Birinci Bölüm (Büyük Yunan Taarruzu)
- Birinci Kısım
Kütahya-Eskişehir Savaşına Hazırlık (1 Nisan 1921 -10 Temmuz 1921)
- 1nci ve 2nci İnönü meydan muharebeleri
- İstanbul ve Londra’da gizlice konuşulan konular
- İçimizdeki İngiliz yanlılarının vatana ihanetleri (belgeleri ile birlikte)
- İkinci Kısım
Kütahya-Eskişehir Savaşı (10 Temmuz 1921 – 24 Temmuz 1921)
- Yunanlıların Türklere yeni kurdukları orduyu güçlendirecek zaman tanımamaları
- Türk ordusunun savaşı kaybetmesi ve yaşananlar
- Kütahya ve Eskişehir’in Yunanlıların eline geçmesi
- Üçüncü Kısım
Sakarya Savaşı'na Hazırlık (25 Temmuz 1921 – 13 Ağustos 1921)
- Meclisin, Kütahya-Eskişehir yenilgisinin üzerine orduyu Sakarya nehri doğusuna çekme kararı alması
- Mecliste bu konu ile ilgili tartışmalar, eleştiriler ve karara karşı çıkanlar
- Mustafa Kemal’in bu konuyla ilgili uyguladığı zekice politikalar
- Mustafa Kemal’in başkomutan olarak ordunun yönetimini eline alması
- Türk halkının tüm kesimleri ile örgütlenme çalışmaları
- Dördüncü Kısım
Ankara'ya Yürüyüş (14 Ağustos 1921 – 22 Ağustos 1921)
- Yunan ordusunun Ankara’ya ulaşmak için başlattığı geniş çaplı taarruz için yaptığı hazırlıklar
- Yunan ordusunun son taarruz şansının olduğu
- Ankara’da ve cephedeki gelişmeler
- Beşinci Kısım
Sakarya Savaşı (23 Ağustos 1921 -13 Eylül 1921)
- Atatürk’ün askeri dehası
- Atatürk’ün “Hatt-ı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır o satıh bütün vatandır” şeklinde açıkladığı, daha önce hiç kullanılmamış olan savaş taktiğinin, yani savunma hattı yarıldığında tüm hat geri çekilmeyerek, sadece cephesi yarılan birliğin geri çekilmesi ve en uygun yerde tekrar mevzilenmesi taktiğinin uygulanması
- İngilizler tarafından her türlü teçhizat ve maddi yardımın yapıldığı üstün Yunan ordusuna karşı, Atatürk’ün uyguladığı bu dâhiyane teknikle savaşın kazanılması
- Yunan ordusu son taarruz hakkını kullandığı için, bu savaştan sonra saldırma inisiyatifinin artık Türk’lerin eline geçmesi
— İkinci Bölüm (Türk Büyük Taarruzu)
- Birinci Kısım
Büyük Taarruza Hazırlık (14 Eylül 1921 – 13 Ağustos 1922)
- Atatürk’ün başkomutanlığının uzatılmasına karşı çıkanlar ve yaşananlar
- Yunan ordusu karşısında zayıf kalan ordunun güçlendirilmesi çalışmaları
- Yunan ordusunun başkomutanının değişmesi
- Savaşın dünya kamuoyundaki yankıları
- Atatürk’ün kuracağı cumhuriyeti ve yapacağı devrimleri için yürüttüğü çalışmalar
- Yunan ordusunun Afyon-Dumlupınar hattına çekilirken geçtiği yerlerde yaptığı mezalimler
- İkinci Kısım
Afyon Güneyine Yürüyüş (14 Ağustos 1922 – 25 Ağustos 1922)
- Birliklerimizin baskın şeklinde bir taarruz için düzen alması ve Afyon güneyine yerleştirilmesi
- Yunan ordusunun savunma için düzen alması
- Üçüncü Kısım
Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922 -18 Eylül 1922)
- Atatürk’ün askeri dehası
- Bir yılda geçilmez denilen Afyon tahkimatının bir günde geçilmesi
- Yunan birliklerinin çembere alınıp imha edilmesi
- İzmir’e giriş