5 günlük yıllık iznimi değerlendirmek için arabaya atlayıp 2000 km yol yaptık. Mevsim kış olduğu için biraz güneylere inip, havanın daha ılıman olduğu yerlerde gezeyim dedim ama şansımızdan heryerde kar yağıyordu.
Rotanın ilk durağı İsviçre'nin başkenti Bern'di. Ancak yolumuzun üstünde Strasbourg'a da uğrayarak bu şehri de gezmiş olduk. Kibar Fransız insanlarını tekrar görmek güzel bir duyguydu. Onun dışında Strasbourg'da alışılmışın dışında yeni birşeyle karşılaşmadık.
Strasbourg'dan çıktıktan sonra hiç durmadan Bern'e aşağı yukarı 4 saatte vardık. Şehir oldukça düzenli. Özellikle ana caddesi, sağlı sollu alışveriş merkezleri ve içiçe geçmiş tarihi yapılarına rağmen hiçbir karmaşa ile karşılaşmaksızın yürüyerek gezilebilecek bir yer. İlk defa bir başkentte araç park sorunu yaşamadım. Şehrin ortasından büyük bir nehir geçiyor ve bu nehrin üzerinde 2 tane büyük, çok sayıda küçük köprü bulunuyor. Şehre güzelliğini veren asıl şey bu nehir ve köprüler. Geriye kalan tarihi yapılar herhangi bir tarihi şehirde görülebilecek türden şeyler.
Luzern, Bern ile Zürih arasında büyük bir gölün etrafında kurulmuş geniş bir yerleşim yeri. Gölün manzarası görülmeye değer. Yazları üzerinde gemi seferleri düzenleniyormuş. Ama bizim gittiğimiz mevsimde hepsini kapatmışlardı.
İsviçre'nin doğu kısmında kalan, adını G8 zirvelerinden ve diğer önemli toplantılardan duyduğumuz oldukça turistik bir yer olan Davos'a (ikinci resim) gitmesi hiç de kolay değil. Otoban bitişinden sonra davos merkeze çıkmak için yukarı doğru dağ yollarından arabayla 40 km kadar tırmanmak gerekiyor. Biz gittiğimizde sezon dışı olduğundan çok fazla kalabalık değildi. Hatta birçok yer kapalıydı. Dolayısıyla doğayla başbaşaydık. Çok fazla turist çekmesine rağmen şehrin içindeki yollarda oluşan buzlanma belediye tarafından temizlenmemişti. Kışlık lastikle gittiğimiz için sorun olmadı. Ama normal lastikle gelip, orda zincir almak zorunda kalanlar olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü Avrupa'da sadece orada zincir takan araçlar gördüm.
Davos'tan çıktıktan sonra 50 km kadar ilerleyince Maienfeld diye bir yere geldik. Buranın özelliği, ünlü çizgi filim kahramanı Heidi'nin evinin aslının müze haline getirilip sergileniyor oluşu. Çocuk biraz eğlenir diye gittik ama fazla da umduğumuz gibi çıkmadı. Yıkık dökük bir ev, etrafında birkaç keçi ve kümes hayvanından başka birşey yoktu.
Daha sonra Lihtenstein Prensliğinin başkenti Vaduz'a geçtik. Maienfeld'le arası 25 km. kadar. Burası çok küçüktü ve görülmeye değer fazla birşey yoktu. Kralın eski ve yeni evlerini gördükten sonra yola devam ettik. Vaduz'a gelmeden rastladığımız Türk dönercisinin yaptığı ekmek arası dönerin sosu oldukça başarılıydı. Yemeden dönmemek lazım.
Vaduz'dan çıkıp Zürih'e vardığımızda akşam vaktiydi ve mesainin dağılma saati olduğundan şehir trafiğinde tahmin ettiğimizden çok fazla oyalandık. Ancak hepsine değdi. Zürih'in özellikle sahil şeridi (üstteki ilk resim) şimdiye kadar gördüğüm en güzel sahil şeritlerinden bir tanesi.
O kadar aşağılara inmişken ünlü Schaffhausen şelalelerine gitmeden dönmek olmazdı. Dönüş rotamıza burayı da ekledik. Doğa tüm ihtişamıyla kendini gösteriyordu. Etrafta bizden başka kimse yoktu. Sadece su sesleri ve yüzümüze vuran su tanecikleri.
Eve dönmeden önce Stutgart'a da uğradık ve şehir merkezinde şöyle bir turladıktan sonra karnımızı doyurarak planladığımız 2000 km'lik yolculuğu bitirdik.
Fotoğraflar için buradan buyurun.